23 Kasım 2011 Çarşamba

Kırkyama...

Aldım önüme kırkyama yorganımı. Her parçası başka renk, başka desen, başka kumaş. Her birinde apayrı izler, kokular, hatta tatlar. Baksanız tek tek, belki birkaçı sivrilir aradan...Ama bütünü, öylesine güzel ki...
Serdim yere, oturdum kenarına. Yanımda, kocaman bir havuz, içinde hiç durmadan akan fıskiyeler vardı. Etrafımdaki kalabalığın uğultusuna su sesi karışıyor, sesleri ayrıştırıyor, havuzun içine çekip alıyordu. Ben, orada öylece, yorganımın kenarında oturuyordum. Kimse görmüyordu, kimse duymuyordu. Oysa hem konuşuyor, hem dinliyor, hem ağlıyordum. İnsanlarsa, hem yemek yiyiyor, hem gülüyor, hem de kayıtsızca yürüyordu.
Kırk parçanın kırkını da yokladım ellerimle. Hangisini çıkarıp yerine ne koysam diye düşünürken buldum sonra kendimi. Çıkarabilir miyim acaba dikişleri iyice birbirine kaynaşmış olan herhangi birini? Tek başıma gücüm yeter mi bu kadarına? Eskiyen parçaları yamayıp öyle mi devam etmeli bu kocaman yorganı sırtlanmaya, yoksa yardım mı almalı? En azından bir iğne iplik mi istemeli birilerinden? Yardım istemeyi de bilmem ki ben. Hep kendim diktim söküğümü, kendim onardım yamamı...
Şu küçücük fındık kabuğundan geminin içinde, yanımdaki havuz şırıl şırıl akarken ve yorgandaki atlaslar pırıl pırıl parlarken, göz bu ya, hep söküklere gidiyor. Bütün şefkatim, minnetim üstümde, bir de miskinliğim. Seviyorum bu halini, devam ediyorum ağlamama. Boşver, diyorum, boşver. İpliği iğneden geçirmekle kim uğraşacak şimdi...
 
31.07.2009

2 yorum:

BERNACAN dedi ki...

Yine babannemi hatırladım. Sahi, ne çok emek ister kırkyama, değil mi?

Tijen dedi ki...

Benim kırkyama nevresimim artık lime lime oldu ama ondan vazgeçemiyorum (gerçi el yapımı değil ama ben öyleymiş gibi düşünürüm hep)